ilham perileri

Yağmur bütün gece taş sokaklara vurmuştu.

Şehrin üstüne çöken sis, kulelerin tepelerini yutuyor; dar pencerelerden sızan soluk mum ışıkları bile karanlığı dağıtamıyordu.

Genç kâtip Elyas, manastır kütüphanesinin en üst katında tek başına oturuyordu. Önündeki parşömen saatlerdir boştu.

Mürekkep kuruyor, şöminedeki ateş sönüyor, ama tek bir cümle bile yazamıyordu.

Çünkü üç gecedir aynı rüyayı görüyordu.

Rüyasında, yüzünü asla seçemediği biri ona yaklaşırdı. Uzun siyah bir pelerin taşır, ince parmaklarıyla kulağına bir şeyler fısıldardı. Elyas uyandığında sözleri hatırlayamazdı… ama içinde açıklayamadığı bir özlem kalırdı.

Ve o geceden sonra yazdığı her satır… kusursuz olurdu.

Elyas titreyen eliyle yeni bir mum yaktı.

Tam o sırada…

Kütüphanenin en dip raflarından birinde, zincirlenmiş eski kitaplardan biri kendi kendine yere düştü.

Güm.

Ses taş odada yankılandı.

Elyas irkilerek ayağa kalktı. Rafların arasına baktığında hiçbir şey göremedi. Ama havada garip bir koku vardı:

Eski kâğıt, yağmur… ve gece çiçekleri.

Sonra sesi duydu.

Bir kadın sesi. Çok uzakmış gibi. Ama aynı anda kulağının hemen yanında.

“Sonunda beni duymaya başladın.”

Şöminenin alevi bir anda küçüldü.

Gölgeler duvarlarda kıpırdamaya başladı.

Ve Elyas ilk kez onu gördü.

İnsan şeklindeydi… ama tam olarak insan değildi.
Sanki bedeninin kenarları dumandan yapılmış gibiydi. Uzun saçları suyun içindeymiş gibi yavaşça hareket ediyor, gözlerinde yıldızlara benzeyen soluk ışıklar yanıyordu.

Elyas geri çekildi.

“Sen… nesin?”

Varlık birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra hafifçe gülümsedi.

“İnsanlar bize birçok isim verdi.”
“Ama siz en çok…”
“İlham Perisi demeyi sevdiniz.”







“İlham perileri görünmez değildi.
İnsan zihni onları olduğu gibi görmeye dayanamazdı.

Bu yüzden herkes onları kendi kalbinin şekliyle görürdü.” 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

10.05.2020

16.09.2020

Rüya Günlüğüm